Duru
New member
Deprem sonrasında tanıdığım ve takip ettiğim farklı insanlarda bunun çok çeşitli örnekleri görülebiliyor. Bazı erkekler öncelikle “Mühendis raporu ne diyor, maliyet ne kadar, ruhsat nasıl alınacak?” diye çözüm arıyor. Bazı kadınlar ise “Çocuklar nerede kalacak, yaşlı anne-babamız ne yapacak, komşularımız nasıl etkilenecek?” gibi sosyal boyutları daha fazla gündeme getiriyor. Fakat bunun tersi örnekleri de fazlasıyla mümkün.
Bir kadının son derece teknik ve stratejik bir yaklaşım göstermesi, bir erkeğin ise aile ve komşuluk ilişkilerini merkeze alması gayet doğal.
Dolayısıyla mesele “erkekler şöyle, kadınlar böyle” değil.
Asıl ihtiyaç, teknik akıl ile sosyal dayanışmanın aynı masada buluşması.
Çünkü orta hasarlı bir binayı güçlendirmek yalnızca kolon, kiriş ve beton meselesi değildir. Orada yaşayan insanların ekonomik koşulları, çocukları, yaşlıları, engellileri, kiracıları, mülk sahipleri ve komşuluk ilişkileri de vardır.
Yıkımın Güçlü ve Zayıf Yönleri
Yıkım ve yeniden yapım seçeneğinin güçlü tarafı açık: Eğer yapı gerçekten güvenli biçimde güçlendirilemiyorsa, yeni bir yapı üretmek daha kalıcı bir çözüm olabilir.
Ancak bunun da maliyeti var.
İnsanlar evlerini kaybedebilir, mahalle dokusu değişebilir, süreç uzayabilir ve yeni konut maliyetleri ortaya çıkabilir. Ayrıca “yeni bina” kelimesi tek başına kalite garantisi değildir. Yeni yapılan binanın da mevzuata uygun tasarlanması, doğru malzemeyle üretilmesi ve etkin biçimde denetlenmesi gerekir.
Öte yandan güçlendirmenin avantajı mevcut yapının korunması, bazı durumlarda daha kısa sürede tamamlanabilmesi ve mahalledeki sosyal bağların daha az zarar görmesidir.
Fakat güçlendirmenin zayıf tarafı da şu: Yanlış projelendirilirse veya kötü uygulanırsa insanlara sahte bir güven duygusu verebilir.
Bu nedenle bana göre “güçlendirme mi, yıkım mı?” sorusunun cevabı sloganla değil, bina bazında teknik raporla verilmelidir.
Bir Başka Kritik Konu: Orta Hasarlı ile Riskli Yapı Aynı Şey mi?
Burada kavramların birbirine karıştırılması ciddi bir problem.
Bakanlığın açıklamalarına göre 7269 sayılı Afet Kanunu kapsamında verilen haklarla 6306 sayılı Kanun kapsamındaki haklar birbirinden farklı hukuki süreçlerdir. Bakanlık, 7269 kapsamındaki haklardan yararlanmış olmanın tek başına 6306 kapsamındaki uygulamalara engel olmadığını; ancak 6306 kapsamındaki haklardan yararlanabilmek için yapının yıkılmadan önce bu kanun kapsamında riskli yapı olarak tespit edilmiş olması gerektiğini belirtiyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı
Bu ayrıntı vatandaş açısından çok önemli.
Çünkü “Depremde orta hasarlıydı, o zaman otomatik olarak kentsel dönüşüm hakkım var” şeklinde bir çıkarım yapmak doğru olmayabilir.
Her binanın dosyası, tespiti, hak sahipliği durumu ve hangi kanun kapsamındaki işlemden yararlanabileceği ayrıca incelenmelidir.
En Büyük Risk: Belirsizliğin Uzaması
Depremzedeler açısından belki de en yıpratıcı konu belirsizlik.
Bir insan evinin yıkılacağını bilirse hayatını yeniden planlamaya başlayabilir. Güçlendirileceğini bilirse yine plan yapabilir. Fakat aylarca hatta yıllarca “Acaba yıkılacak mı, güçlendirilecek mi, kredi çıkacak mı, ruhsat alınacak mı?” sorularıyla yaşamak başka bir yük oluşturuyor.
Bu yüzden devlet açısından yalnızca bina sayısını açıklamak yeterli değil.
Her ilçe ve mümkünse her yapı için vatandaşın anlayabileceği bir sistem gerekiyor:
- Binanın mevcut hasar durumu nedir?
- Güçlendirme teknik olarak mümkün müdür?
- Güçlendirme projesi hazırlanmış mıdır?
- Ruhsat alınmış mıdır?
- Finansman desteği var mıdır?
- Güçlendirme ne zaman başlayacak?
- Yıkım kararı varsa gerekçesi nedir?
- Hak sahipliği ne olacaktır?
- Vatandaş itiraz edebilecekse nereye başvuracaktır?
Bunların tamamı şeffaf biçimde görülebilmeli.
Buradan Sonra Ne Yapılmalı?
Bence en sağlıklı yaklaşım “orta hasarlıların hepsini yıkalım” veya “orta hasarlıların hepsini kurtaralım” şeklinde iki uçtan birini seçmek değil.
Birinci adım, bağımsız ve denetlenebilir teknik değerlendirme olmalı.
İkinci adım, gerçekten güçlendirilebilen binalar için finansmanın netleştirilmesi.
Üçüncü adım, güçlendirme projesini yapan mühendis kadar uygulamayı denetleyen mekanizmanın da sorumluluğunun güçlü olması.
Dördüncü adım ise vatandaşın hukuki ve ekonomik olarak süreçte yalnız bırakılmaması.
AFAD'ın 2025 tarihli iyileştirme planında güçlendirme ayrı bir süreç olarak tanımlandığı için aslında devlet politikası açısından da “güçlendirme diye bir seçenek yok” demek doğru değil. AFAD
Ancak seçenek olarak bulunması ile sahada herkes için erişilebilir, hızlı ve ekonomik biçimde uygulanabilmesi aynı şey değil.
Forumda Asıl Tartışmamız Gereken Sorular
Bence burada hepimizin birbirine birkaç soru sorması gerekiyor:
Bir bina teknik olarak güçlendirilebiliyorsa, sırf yeni bina yapmak daha kolay olduğu için yıkılması doğru mu?
Güçlendirme teknik olarak mümkün değilse, insanların ekonomik durumuna bakarak güvensiz bir yapıda kalmalarına göz yumulabilir mi?
Bir vatandaş kendisine “güçlendir” denildiğinde, bunun maliyetini karşılayamıyorsa sorumluluk yalnızca vatandaşa mı ait olmalı?
Güçlendirme kredisi veya desteği konusunda belirsizlik yaşayan bir aile nasıl karar vermeli?
Yeni yapılan binaların denetimi yeterince şeffaf değilse, “yeni bina” kavramına neden otomatik olarak güvenelim?
Ve belki de en önemli soru:
Depremden sonra yalnızca binaları mı iyileştiriyoruz, yoksa insanların güven duygusunu ve yaşam düzenini de yeniden kurabiliyor muyuz?
Orta hasarlı binalar konusunda benim vardığım temel düşünce şu: Ne her orta hasarlı bina kurtarılabilecek durumdadır ne de her orta hasarlı binanın mutlaka yıkılması gerekir. Karar, siyasi sloganlardan veya mahalle baskısından değil; güvenilir mühendislik değerlendirmesinden, şeffaf idari süreçten ve uygulanabilir finansman modelinden çıkmalıdır.
Deprem bölgesindeki insanlar zaten büyük bir travma yaşadı. Bundan sonraki süreçte onlara “bekleyin” demek yerine, hangi binanın neden güçlendirildiğini, hangisinin neden yıkıldığını ve vatandaşın bundan sonra ne yapacağını açıkça anlatmak gerekiyor.
Çünkü deprem sonrasında ikinci bir mağduriyet yaratmamanın yolu sadece yeni binalar yapmak değil; doğru karar, doğru denetim, doğru finansman ve doğru iletişim kurmak.
Orta hasarlı binaların geleceği konusunda asıl ölçümüz de bu olmalı: İnsanları bir an önce binalara yerleştirmek değil, insanların güvenli binalarda ve güvenilir bir süreç içinde yaşamasını sağlamak.
Bir kadının son derece teknik ve stratejik bir yaklaşım göstermesi, bir erkeğin ise aile ve komşuluk ilişkilerini merkeze alması gayet doğal.
Dolayısıyla mesele “erkekler şöyle, kadınlar böyle” değil.
Asıl ihtiyaç, teknik akıl ile sosyal dayanışmanın aynı masada buluşması.
Çünkü orta hasarlı bir binayı güçlendirmek yalnızca kolon, kiriş ve beton meselesi değildir. Orada yaşayan insanların ekonomik koşulları, çocukları, yaşlıları, engellileri, kiracıları, mülk sahipleri ve komşuluk ilişkileri de vardır.
Yıkımın Güçlü ve Zayıf Yönleri
Yıkım ve yeniden yapım seçeneğinin güçlü tarafı açık: Eğer yapı gerçekten güvenli biçimde güçlendirilemiyorsa, yeni bir yapı üretmek daha kalıcı bir çözüm olabilir.
Ancak bunun da maliyeti var.
İnsanlar evlerini kaybedebilir, mahalle dokusu değişebilir, süreç uzayabilir ve yeni konut maliyetleri ortaya çıkabilir. Ayrıca “yeni bina” kelimesi tek başına kalite garantisi değildir. Yeni yapılan binanın da mevzuata uygun tasarlanması, doğru malzemeyle üretilmesi ve etkin biçimde denetlenmesi gerekir.
Öte yandan güçlendirmenin avantajı mevcut yapının korunması, bazı durumlarda daha kısa sürede tamamlanabilmesi ve mahalledeki sosyal bağların daha az zarar görmesidir.
Fakat güçlendirmenin zayıf tarafı da şu: Yanlış projelendirilirse veya kötü uygulanırsa insanlara sahte bir güven duygusu verebilir.
Bu nedenle bana göre “güçlendirme mi, yıkım mı?” sorusunun cevabı sloganla değil, bina bazında teknik raporla verilmelidir.
Bir Başka Kritik Konu: Orta Hasarlı ile Riskli Yapı Aynı Şey mi?
Burada kavramların birbirine karıştırılması ciddi bir problem.
Bakanlığın açıklamalarına göre 7269 sayılı Afet Kanunu kapsamında verilen haklarla 6306 sayılı Kanun kapsamındaki haklar birbirinden farklı hukuki süreçlerdir. Bakanlık, 7269 kapsamındaki haklardan yararlanmış olmanın tek başına 6306 kapsamındaki uygulamalara engel olmadığını; ancak 6306 kapsamındaki haklardan yararlanabilmek için yapının yıkılmadan önce bu kanun kapsamında riskli yapı olarak tespit edilmiş olması gerektiğini belirtiyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı
Bu ayrıntı vatandaş açısından çok önemli.
Çünkü “Depremde orta hasarlıydı, o zaman otomatik olarak kentsel dönüşüm hakkım var” şeklinde bir çıkarım yapmak doğru olmayabilir.
Her binanın dosyası, tespiti, hak sahipliği durumu ve hangi kanun kapsamındaki işlemden yararlanabileceği ayrıca incelenmelidir.
En Büyük Risk: Belirsizliğin Uzaması
Depremzedeler açısından belki de en yıpratıcı konu belirsizlik.
Bir insan evinin yıkılacağını bilirse hayatını yeniden planlamaya başlayabilir. Güçlendirileceğini bilirse yine plan yapabilir. Fakat aylarca hatta yıllarca “Acaba yıkılacak mı, güçlendirilecek mi, kredi çıkacak mı, ruhsat alınacak mı?” sorularıyla yaşamak başka bir yük oluşturuyor.
Bu yüzden devlet açısından yalnızca bina sayısını açıklamak yeterli değil.
Her ilçe ve mümkünse her yapı için vatandaşın anlayabileceği bir sistem gerekiyor:
- Binanın mevcut hasar durumu nedir?
- Güçlendirme teknik olarak mümkün müdür?
- Güçlendirme projesi hazırlanmış mıdır?
- Ruhsat alınmış mıdır?
- Finansman desteği var mıdır?
- Güçlendirme ne zaman başlayacak?
- Yıkım kararı varsa gerekçesi nedir?
- Hak sahipliği ne olacaktır?
- Vatandaş itiraz edebilecekse nereye başvuracaktır?
Bunların tamamı şeffaf biçimde görülebilmeli.
Buradan Sonra Ne Yapılmalı?
Bence en sağlıklı yaklaşım “orta hasarlıların hepsini yıkalım” veya “orta hasarlıların hepsini kurtaralım” şeklinde iki uçtan birini seçmek değil.
Birinci adım, bağımsız ve denetlenebilir teknik değerlendirme olmalı.
İkinci adım, gerçekten güçlendirilebilen binalar için finansmanın netleştirilmesi.
Üçüncü adım, güçlendirme projesini yapan mühendis kadar uygulamayı denetleyen mekanizmanın da sorumluluğunun güçlü olması.
Dördüncü adım ise vatandaşın hukuki ve ekonomik olarak süreçte yalnız bırakılmaması.
AFAD'ın 2025 tarihli iyileştirme planında güçlendirme ayrı bir süreç olarak tanımlandığı için aslında devlet politikası açısından da “güçlendirme diye bir seçenek yok” demek doğru değil. AFAD
Ancak seçenek olarak bulunması ile sahada herkes için erişilebilir, hızlı ve ekonomik biçimde uygulanabilmesi aynı şey değil.
Forumda Asıl Tartışmamız Gereken Sorular
Bence burada hepimizin birbirine birkaç soru sorması gerekiyor:
Bir bina teknik olarak güçlendirilebiliyorsa, sırf yeni bina yapmak daha kolay olduğu için yıkılması doğru mu?
Güçlendirme teknik olarak mümkün değilse, insanların ekonomik durumuna bakarak güvensiz bir yapıda kalmalarına göz yumulabilir mi?
Bir vatandaş kendisine “güçlendir” denildiğinde, bunun maliyetini karşılayamıyorsa sorumluluk yalnızca vatandaşa mı ait olmalı?
Güçlendirme kredisi veya desteği konusunda belirsizlik yaşayan bir aile nasıl karar vermeli?
Yeni yapılan binaların denetimi yeterince şeffaf değilse, “yeni bina” kavramına neden otomatik olarak güvenelim?
Ve belki de en önemli soru:
Depremden sonra yalnızca binaları mı iyileştiriyoruz, yoksa insanların güven duygusunu ve yaşam düzenini de yeniden kurabiliyor muyuz?
Orta hasarlı binalar konusunda benim vardığım temel düşünce şu: Ne her orta hasarlı bina kurtarılabilecek durumdadır ne de her orta hasarlı binanın mutlaka yıkılması gerekir. Karar, siyasi sloganlardan veya mahalle baskısından değil; güvenilir mühendislik değerlendirmesinden, şeffaf idari süreçten ve uygulanabilir finansman modelinden çıkmalıdır.
Deprem bölgesindeki insanlar zaten büyük bir travma yaşadı. Bundan sonraki süreçte onlara “bekleyin” demek yerine, hangi binanın neden güçlendirildiğini, hangisinin neden yıkıldığını ve vatandaşın bundan sonra ne yapacağını açıkça anlatmak gerekiyor.
Çünkü deprem sonrasında ikinci bir mağduriyet yaratmamanın yolu sadece yeni binalar yapmak değil; doğru karar, doğru denetim, doğru finansman ve doğru iletişim kurmak.
Orta hasarlı binaların geleceği konusunda asıl ölçümüz de bu olmalı: İnsanları bir an önce binalara yerleştirmek değil, insanların güvenli binalarda ve güvenilir bir süreç içinde yaşamasını sağlamak.